Acemi Eğitimi

Bir arkadaş tavsiyesi ile okuduğum bu kitabı kısa sürede bitirdim. Kitap oldukça sürükleyici ve eğlenceli. O kadar hızlı bitti ki keşke bitmeseydi dedim. Kitabın makul fiyata ekitap olarak satılması da okumam da etkili oldu :) Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum!

Not: Kitapta müstehcen ifadelerin yer aldığını belirtmeyi tavsiye eden olarak borç bilirim.



Genel Bakış

Kitap yazarın dilinden dinlediğimiz kurgu anılardan ve aile bireylerinin öyküsünden ibaret. Yazar gerçek gibi anlatsa da kurgu olduğunu anlaması uzun sürmüyor. Akrabaları arasında öyle karakterler (bkz: Şeref Dayı) var ki üzerine ayrıca kitap yazılır.

Kitabın içindeki olaylar yazarın çocukluğundan yetişkinlik dönemine kadar uzanan uzun bir dönemi kapsıyor ve kitabın içinde Türkiye’nin kültürel ve siyasi durumuna pek çok atıf var ki onları okuması da oldukça keyifliydi.

Ekşi Sözlük Yazar Yorumları

Not: Ekşi sözlük hala entry gömmek için link hizmeti sunmuyor. Skandal vallahi. Bu şekil idare edeceğiz. İşte yorumlar:


ezcümle; kozanoğlu hiç edebi olma kaygısı gütmemiş ve işte bu yüzden iliklerine kadar edebi bir kitap yaratmış. hüzne gark etmiş kitaplar arasında boğulmuş türk yazını böylesine iyi mizahı çok özlemişti gerçekten.


hiç bitmesin diye isyan ettiğim kitaplardan biri.


umut sarıkaya’nın ekim sayısı hayvan’ına verdiği ropörtajda söylediğine göre, “keşke ben yazmış olsaydım” diye hayıflandığı eser.


yer yer fantastik,yer yer post modern imgelerle örülü,arka plandaki sosyolojik tahlillerin isiginda bize bir hayati sunuyor sevgili can kozanoglu,kendi hayatini.hepimizin hayati ama olumlu ama olumsuz fantatastik degil mi zaten? kozanoglu da hayattaki fantastik gerçegi bu sefer özyasamsal öyküsü ile birlestiriyor.


sevgili can kozanoğlunun sosyolojik tespitlerden edebi bir çizgiye doğru son derece başarılı bir geçiş yaptığı eseri. alınız, okuyunuz, okumayanlara okutunuz…

“bazen en basit hakikatler öyle inanılmaz görünür ki, inandırıcı olmak için hakikatleri değiştirmek zorunda kalırsın.”


Alıntılar

Kitabı okurken altını çizdiğim yerleri aşağıda bulabilirsiniz.


Dedem, tüm haklılıklara ve haksızlıklara noktayı tek hamlede koydu. Anlattığım kavgadan birkaç ay sonra, seksen küsur yaşında, iki tüp dolusu ilaç içerek intihar etti. Hayattan sıkılmıştı.


kaya, üzerinde iki adam. Adamlardan biri aşağıdaki ovayı göstermiş. “Buranın toprağı çok verimlidir. Bire elli verir.” Diğeri dövünmeye başlamış: “Aman birader, yapma… Geçen ay kaynanamı buraya gömmüştük!”


(Bu arada, herkesin adi olduğu bir âlemde benim asaletime ne demeli? Biz buna “anı kitabı tipi asalet” diyoruz.)


Üç günde üç cinayet işleyip işi bitirecektim. İki bile yeterdi belki. Seri katilin tanımında, bazıları en az üç diyor, bazıları yalnızca birden fazla diyor.”


Bilinçaltımızda şöyle bir şey vardı belki: “İnsanlık hali, her an vejetaryen olabiliriz, yiyebileceğimiz kadar yiyelim!” Üç kardeş yedik, yedik, yedik… Maria gözlerine inanamıyordu.


bazen en basit hakikatler çok inanılmaz görünür ve inandırıcı olmak için hakikatleri değiştirmek zorunda kalırsın.


Şöyle de bir resim altı kalmış aklımda: “Elini kana bulayan Hasan Turna, çevresinde sevilen bir pideciydi.” Ölenden çok öldürene acımışlar demek ki.


Babam öyleydi; oruç tutmaz, ramazan boyunca bir akşam olsun rakısını aksatmaz ama kendinden daha Müslüman kimse de tanımazdı.


Dul kadınların evlerini basıp tecavüz edenler oldu. Vallahi oğlum, kıyamete hazırlanan ilçede, dul kadınlara tecavüz edenler oldu…


Hayatın yüzde onunu bütün ömrümde öğrendiysem, yüzde doksanını bir buçuk günde öğrendim. Anladım ki, kıyamet saatinde bile insanlar yine çeşit çeşit olacak. Cennet ne vaat ederse etsin, insanların dünya nimetlerinde gözü kalacak…


Melek teyzem, “Kimsede yemek yiyecek hal kalmadı,” gibisinden bir şeyler söyledi. Anneannem kızdı. Ve biz, altı erkek sofraya geri döndük. İçimden, “Yaşa anneanne!” diyordum. Karnım doyduktan sonra daha iyi üzülebilirdim dayım için.


Kocasının ve kaynanasının asıl katillerine gelince… Onların son isteklerini soramıyor Emine. Çünkü Emine’ye idam cezası veren mahkeme onlara yirmişer yıl veriyor.


Şebeğin şah olduğu yerde aslan, eşeğin padişah olduğu yerde insan durmazmış!”


Babam, “Vicdan meselesi,” derdi, “kolay mı, kalem kırdık yüzüne karşı.” Babam ikinci davada idam kararını veren hâkimdi, annem ise ilk davada Emine’yi kurtaran avukat. Hâkim babam olduğu için annem ikinci davayı üstlenememiş.


Böyle bir paragraf yazabilmeyi isterdim. Ama her şeyi olduğu gibi anlatmaya söz verdim bir kere… Hayattaysa ve kazara bu kitabı okuyacağı tutarsa beni affetsin, Raziye Abla odun gibi masal anlatırdı: “Bir eşek varmış. Bir de dağ varmış. Eşek bir gün dağa gitmiş. Karnı da açmış. Ot yemiş. Sonra ayı gelmiş. O da yemek yemiş.”


Yakaladıktan sonra, etkisizleştirmek için gözlerini bağlamışlardı Raziye Abla’nın. Haberin başlığı “Büyülü Gözler Yakayı Ele Verdi” şeklindeydi.


Yazı şöyle bitiyordu: “Ispanaklı ve fener balıklı tortellini’yi yedikten sonra tatlı olarak frenk üzümlü krep getirdiklerini görünce sordum Suat Çetin’e, ‘Frenk üzümlü-hurmalı krep yapmayı düşünmez misiniz?’ Suat Çetin bunun çok iyi bir fikir olduğunu söyledi. Hatta frenk üzümlü-hurmalı krepe bir isim de bulduk. Orient Ekspres!”


Annenizle babanız adliye kapısında tanışırsa olacağı budur zaten. Hem de nasıl tanışma… Karpuzla başlayıp kavunla biten bir evlilik.


Bükreş’in en büyük ekmek fırınlarından birini açtı. Chemil’i. Che’nin adıyla babamın adını birleştirmişti. Bükreş’te fırıncılık yapan, Che hayranı ve babasına karşı vefalı bir profesör…


şakaları için değil. On beş yaşında ve hiç beklenmedik bir anda babanızı kaybedince, ölüm üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. Genelleme yapmayayım hadi, ben ölüm üzerine düşünmeye başladım.


Askerlik yapanlar, birine “oğlum” diye seslenilmesi sonucunda çıkan kavgalara tanık olmuşlardır mutlaka. Kendisine oğlum denmesini, “Asıl baban benim, ananı s…” şeklinde algılayıp saldırganlaşan insanlarımız vardır. Ben bu hassasiyet türüyle ilk kez o gün karşılaşmış ve şaşırmıştım. Arkadaşlarımla birbirimize bol bol oğlum derdik, kavga çıkmazdı.


İnsan, köpek, maymun, ağaç; ne olduğu önemli değil. Bir zamanlar kendisine tutkuyla bağlandığını hissettiği bir canlıdan yüz bulamamak ağır geliyor Salim’e. Köpek bir kez daha yanına gelse, başını bacaklarına sürtse, Salim, “Hadi lan, hoşt!” diyecek rahatlayacak. Ama nerdee…


Eşofman diyemeyen gelinin atladığı gibi bir kaya, üzerinde iki adam. Adamlardan biri aşağıdaki ovayı göstermiş. “Buranın toprağı çok verimlidir. Bire elli verir.” Diğeri dövünmeye başlamış: “Aman birader, yapma… Geçen ay kaynanamı buraya gömmüştük!”


Daha doğrusu, büyüklerin rollerine soyunmuş tüm çocuklar gibi, sevimsiz geliyordu insana.


Ve bir gün, kum torbasının dibine yığılıp kalıyor. Mustafa’yla Refik hastaneye yetiştirmeye çalışıyorlar ama çok geç. Yeniden doğma azmindeki Sporcu Celal, spor yaparken dünyaya veda ediyor. Eski formunu tutamadan; hayata, sevdiklerine doyamadan… Hele hele Şeref’e hiç doyamadan…


Liberal iktisat profesörü Nadir Balcı’nın hazin ölümünü hatırlayanlar çoktur. Gazeteler, tokatçı albayı da bulmuşlardı. Albay önce hiçbir pişmanlık dile getirmemiş, sonra ağlayarak özür dilemişti.


“Ne dediğini anlıyorum, anne. Bir yerden kurtarmak filan yok. Ayten orada çalışmaya devam edecek. Realist ol Şeref, realist ol oğlum… Realist oldum. Benim muhasebe bürosundan aldığım parayla geçinemeyiz. Ayten çalışmaya devam edecek!” Komedi filmlerinde küt diye düşüp bayılma sahneleri vardır ya, hazır ol vaziyetinde düşüp kalırlar. Anneannem öyle bayıldı.


Duygusal savunma cümleleri kurmaya çalışıyordum kafamda. “Sizlere söylemiyorum ama ben bazen dayımı o kadar özlüyorum ki…” Yerler miydi? Yemezlerdi.


Daha ilk teneffüste dayak yemiş, iftiraya uğramıştım. Mutsuzdum. Okul kötü bir yerdi. Çok kötü bir yer!


comments powered by Disqus